SÖYLEŞİ

DOĞAN TEKELİ

Kalebodur’un düzenlediği Kalebodur’la Mimarlar Konuşuyor söyleşilerinin konuğu Tekeli Sisa Mimarlık kurucu ortağı Doğan Tekeli oldu. Tekeli, meslek yaşantısı boyunca mimarlık ortamındaki kırılma noktalarını, günümüz mimarlık üretimlerini değerlendiriyor.

Söyleşinin bir kısmını okuyabilirsiniz:

Celal Abdi Güzer: Altmış yılı aşkın meslek hayatınızda ki bu hem sizin hem de Türkiye mimarlık ortamı için bir sürü kırılma noktasına referans veren uzun bir süreç; bu altmış yılda politik, ekonomik, kültürel ve mimarlık algısıyla ilgili değişimleri değerlendirsek, nereden başlayıp nereye geldik?

Doğan Tekeli: Meslek anılarımı Zor Sanat adında bir kitapta yazdım. Üniversiteden başlayarak meslek yaşantımı yarı şaka, yarı ciddi, biraz da ironik bir şekilde anlatmaya çalışmıştım. Şimdi de doğumumdan, 1929 Isparta’sından itibaren hayatımı anlattığım bir kitap yazıyorum. Orada oturduğumuz hayatlı eski Türk Evi’ni, dedelerim kimlerdi nereden gelip nereye gittiler, ilkokul, ortaokul yıllarım nasıl geçti, bunları yarı eğlenceli yarı ciddi yazmaya çalışıyorum. Bunu yaparken de dikkat ettim ki bu kırılma noktaları çok önemli. Doğru zamanda doğru yerde bulunmak derler ya, benim hayatım da öyle olmuş. Karşımıza çıkan fırsatları kullanmak istemişiz. Bunlar bize hep şanslı bir yaşam getirmiş.

Celal Abdi Güzer: Tersi de söz konusu mu ara sıra?

Doğan Tekeli: Gayet tabi. Bu mesleğe zaten Zor Sanat dememin nedeni o. Türkiye’de mesleğin uygulaması nereden nereye geldi. Biz hemen hemen tüm kamu yapılarının yarışmalarla yapıldığı bir dönemde yetiştik. Bugün hangi yapıyı kimin yaptığını, büyük bir kamu yapısının kime, nasıl ve neden verildiğini bilmiyoruz. Bir küçük anımı anlatayım: Fahri Korutürk cumhurbaşkanı olduğu zaman Tahran’da bir büyükelçilik binası yapılacak, İhsan Sabri Bey beni çağırdı ve dedi ki, “Doğan Bey siz oraya gidin, arsayı görün bize bir büyükelçilik yapın”. Ben de “Aman efendim nasıl olur, bu bir kamu yapısı, yarışmayla yapılması lazım. Ben olsa olsa gideyim, arsayı göreyim ve yarışma şartnamesi hazırlayayım, bu türlü yardımlarda bulunayım ki iş hızlansın” dedim. Bana teşekkür etti, böyle yaptık.

Celal Abdi Güzer: Ve proje yarışmaya çıktı?

Doğan Tekeli: Hayır yarışmaya çıkmadı, Tahran’la ilgili siyaset değişti, politika değişti. Tahran’da Seyfi Arkan’ın o harikulade binası kançılarya ve rezidans olarak hala duruyor.

Celal Abdi Güzer: Altını çizdiğiniz şey çok önemli, pek çok projenin arkasındaki seçim kriterleri belli değil, nasıl mimar seçildiği değil, mimarı var mı yok mu o da belli değil. İstanbul’daki büyük projelere bakıyoruz, birtakım yabancı mimarların adı geçiyor. Bunlar ne kadar bu işin içindeler bilmiyoruz. Ken Yeang ile bir söyleşi yaptık. Bir projeyle ilgili olarak her yerde adınız geçiyor dedim, “Biz ona böyle bir teklif verdik, birkaç imaj gönderdik. Sonra beni ne arayan oldu ne soran oldu” dedi. Ama gazetelerde çarşaf çarşaf anılıyor ve gerçek mimarının kim olduğunu bilmediğimiz bir durum var ve bu birçok proje için söz konusu. Sadece yabancılar için de değil Türk mimarlar için de geçerli bu. Bunu nasıl okumak lazım, artık mimarinin bir önemi mi kalmadı, bu ekonomik sistem içindeki rol dağılımda gücünü mü yitiriyor?

Doğan Tekeli: Çok türlü yorumlamak mümkün. Bir yandan biz Emin Onat’la mimarların çok yüceltildiği bir ortamda “mimar toplumun önünde gider, toplumla mimarlıkla kurtulur” gibi bir ideolojiyle yetiştirildik. Şimdi bunun tam tersi bize öğretilmeye çalışıyor. Çeşitli insanlar çeşitli kademelerde diyorlar ki mimarlık herhangi bir meslektir. Hizmet mesleğidir. Gayet tabi. Biz de mimarlığı hizmet mesleği olarak ele alıyoruz, kendimizi gösterme sanatı olarak ele almıyoruz ama mimarlığın gene de topluma değen, önemli bir kaynak kullanan tarafı var. Hafif bir ayrıcalığı olması lazım. Bir yandan toplumdaki mimarlık anlayışı değişiyor; bir yandan da bizim toplumun özellikle düzeninin bozulduğu bir gerçek. Bizim toplumda son günlerde görüyoruz. Kitabın şirazesinden kayması gibi bir durum oldu tüm alanlarda. Cumhuriyet’in yüzüncü yılına yaklaşırken yeniden kurmaya çalışıyoruz. Bu, küpleri üst üste koyup alttan bir tanesini çekmeye benziyor, kıyamet gibi dökülüyor.