SÖYLEŞİ

ZİYA TANALI

Kalebodur'la Mimarlar Konuşuyor programının konuğu olan Ziya Tanalı, 1965 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra başladığı mesleki yaşamını ve bugüne kadar mimarlık ortamında yaşananları değerlendiriyor.

Celal Abdi Güzer: Sizin ilginç bir konumunuz var, ODTÜ ekolünün ve sonrasında Ankara’da beliren yeni mimarlık anlayışının uygulama alanındaki ilk temsilcilerindensiniz. İlk kuşak mezunlar akademiye yakın durdu daha çok, siz ise üç ortaklı Atölye A’yı kurdunuz. Siz nasıl yorumluyorsunuz o dönemde ODTÜ’den çok sayıda uygulamacı çıkmamasını?

Ziya Tanalı: Erken dönem Orta Doğu, içinde yetişen genç zihinleri nasıl bir yere davet ediyordu? Önemli bir çizgidir o. Özgün olmaya çağırıyordu bir kere her şeyden önce. Tasarımın ahlakı içinde, bunun ne kadar önemli olduğu bilinciyle eğitilmiştik başından beri. Çünkü Orta Doğu’nun kuruluş nedeni oydu bir manada. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes ve Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü’ye verilen bir memorandumda, “Sizde ‘designer’ yok” deniyordu. Bu anlamda “School of Design” olarak kurulan ilk kurumdur bence Orta Doğu. Tabi her genç zihin, bilinen bir yerden başlıyor pratiğe piyasaya çıktığı zaman. Ve özgün olma olayı kolay kolay herkesin becerebileceği bir iş değil; hiçbirimiz beceremedik.

Celal Abdi Güzer: Bir de eleştirel olma kültürü de belki onunla paralel olarak başladı. Özgünlüğün hemen yanına bu eleştirel mesafe ve eleştirel kültürle bakma; olanı olduğu gibi, kalıp olarak kabul etmeme; gelenekleri zorlama gibi alışkanlıkları görüyorum o dönemde. Felsefe, sanat, sosyoloji, psikoloji gibi tüm alanları içerecek bir yeni, disiplinlerarası eğitim anlayışı getirdi ki stüdyo ilişkileri bile anladığım kadarıyla çok farklıydı.

Ziya Tanalı: Öyleydi evet. Bugün sadece Orta Doğu’dan değil, bütün kurumlarımızdan çıkan çok ilgi çekici kalitede insan var. Son yüzyılda garip bir değişim yaşadık hep beraber. Ben II. Dünya Savaşı’nın ortasında doğmuş bir insanım. Ülkemiz daha 20. yüzyılın başlarında kurulan Cumhuriyet ile huzura kavuşmaya uğraşıyordu bizim hayata başladığımız günlerde, hala da onu yapıyor. Tabi çok şey değişti arada, bugün Türkiye bizim mesleki olarak içine doğduğumuz günlerden çok farklı bir Türkiye.

Celal Abdi Güzer: Peki siz böyle bir dönem, üçlü ortaklık olarak çalıştınız. O dönemde bir kısmı yarışma ödülleri olmak üzere, epey yapı üretildi. Sonra da bireysel olarak devam ettiniz, biraz o kısmı anlatır mısınız?

Ziya Tanalı: Ben 1973 yılında Evkaf’taki memuriyetimden istifa ettim. Kendi adıma çalışmayı kafama koymuştum ve Atölye A’yı kurdum. Altı ay kadar sonra Ragıp Buluç, ondan yaklaşık üç ay kadar sonra da Ercan Yener katıldı ekibe. Bu böyle 1983 yılına dek sürdü. O yıllarda tabi, belirtmem lazım, bir mimarın mimarlığı iş hayatı olarak görmesi çok önemlidir ama kolay da değildir. Ortaklı yapının ilişkisi de kolay değildir. Çünkü sen bir şeyi öyle görmek istersin, ortağın başka türlü görmek ister. Biz Ercan ile çok rahat çalışırdık o açıdan. Önce Ercan Amerika’ya göç etti, ondan sonra 1983 yılının başlarında da ben Ragıp ile olan beraberliğime son verdim.

Celal Abdi Güzer: O zaman özellikle soralım, çünkü bu gençlerin üzerinde durduğu konulardan bir tanesi. Genellikle mezun olduklarında bir grup olarak başlıyorlar; bazen iyi gidiyor, bazen de iyi gitmiyor. Ya paylaşılacak şey birkaç kişiyi birden idame edecek büyüklükte olmuyor ya da bireysel anlaşmazlıklar doğuyor. Tersi de oluyor tabi, çok iyi iş bölümleriyle tasarım tarafından biri tutuyor, uygulama tarafından biri tutuyor, biri daha idari işleri yapıyor derken günümüz örgütlenmeleri yavaş yavaş bu modele geçiyor. Şunun altını çizmek lazım, mimarlık ofisi modelleri değişiyor. Türkiye’de büyük ofislere de geçilmeye başlandı, çok ortaklı ofislere de. Sizin sonraki döneminiz nasıl ilerledi?

Ziya Tanalı: Kaçınılmaz olarak değişiyor. Sonraki dönem benim yalnızlık dönemim tekrar.

Celal Abdi Güzer: Yalnızlığı hangi anlamda kullanıyorsunuz, iyi mi kötü mü?

Ziya Tanalı: Ben zaten hiç ortalarda görünmek istemedim ama yalnızlık dönemim dediğimiz zaman takkemi başıma koyup hem kendime zaman ayırabildiğim hem işimi içimden geldiği gibi yaptığım bir dönemi kastediyorum, yani iyiydi.