SÖYLEŞİ

KEN YEANG

Celal Abdi Güzer’in sunduğu ve Kalebodur tarafından düzenlenen Kalebodur’la Mimarlar Konuşuyor’un konuğu, ekolojik mimarlık üretimleriyle dikkat çeken Ken Yeang oldu. Yeang, ekolojiyi ön plana alan yapma biçimini ve bu yaklaşımın uzandığı sınırları anlatıyor.

Söyleşinin bir bölümünü okuyabilirisiniz.

Celal Abdi Güzer: İnternet sayfalarınızdan birinden şunu alıntılayacağım: “Ben öncelikle ekolojist, sonra mimarım.” Niçin ekolojist olmayı mimar kimliğinizin önüne koyuyorsunuz?

Ken Yeang: Doktoramı yazarken ekolojiyle ilgili çalışmam gerekti. Hemen ardından da British Ecological Society’ye dahil oldum. Ve böylece bir ekolojist oldum.

Celal Abdi Güzer: Bu gerçek bir mesleki unvan o halde?

Ken Yeang: Evet, ancak bilirsiniz ki ekoloji üzerine yoğunlaşan pek çok kuruluş var, bu sadece onlardan biri. Ancak çevreye gelirsek, iki tür çevreden bahsedebiliriz. Bunlardan biri yapılı çevre ki mimarlık demek, ikincisi de doğal çevre yani ekoloji. Bence doğal çevre yapılı çevreden öncelikli olmalı.

Celal Abdi Güzer: Siz bildiğim kadarıyla tam da bunu yapmaya çalışıyorsunuz. Bu iki farklı çevreyi bir bütünde birleştirmeye çalışarak bu pratiğe “ekolojik mimarlık” adını veriyorsunuz.

Ken Yeang: Evet ekolojik mimarlık ya da ekolojik tasarım diyebiliriz.

Celal Abdi Güzer: Acaba ekolojik tasarım derken ne kastettiğinizi biraz açar mısınız?

Ken Yeang: Ekolojik tasarım, konvansiyonel tasarımdan tek bir yönüyle farklıdır: Çevre, tasarım kriterlerinden biri haline gelir ve çevre, sadece iklim demek değildir; doğal olan her şeyi kapsar. Ekoloji, bir çevredeki organizmaları inceleyen çalışma alanıdır. Belli bir çevre ise çok sayıda organizma barındırır. Flora, fauna ve biyosfer içinde ekosistemler dediğimiz doğal birimler bulunuyor. Ekosistemler ise bir bütünü temsil eden bitki ve hayvan topluluklarından oluşur. Benim için çevre budur.

Celal Abdi Güzer: Evet ama Vitrivius’tan bu yana hepimiz biliyoruz ki mimarlık, ekolojiye, doğaya ve doğayla birlikte gelen şeylere duyarlı olagelmiştir. Doğayla dost olmak ya da doğayla bir süreklilik ilişkisi içinde olmak, en azından iyi mimarlıklar için süreğen bir konu. Bu, bir sürü yapma biçimi için de söz konusu. Sizce bir kırılma noktası belirlemek mümkün mü? Bir şeyler değiştiği için mi biz ekolojik mimarlığı yeniden gündemimize aldık?

Ken Yeang: Hayır hayır, her mimar doğayla birlikte tasarlamıyor. Pek çok mimar doğayı tamamen unutuyor. Yeri bir parça araziden ibaret düşünüp dümdüz ediyor ve üzerine ne istiyorlarsa onu inşa ediyorlar. Ancak bu doğaya saygılı olmak demek değil ki! Bu Vitruvius’ta bile böyle değil. Bu yüzden, tasarladığımız yeri düşünerek işe başlamalıyız; yerin kendine ait bir iklimi var. Benim verdiğim adıyla, öncelikle biyoklimatik binalar tasarlamaya başlamalıyız: İklime uyum sağlayan, yere özgü çevresel enerjinin kullanılabildiği binalar. Elektrikli, teknolojik sistemlerden önce daha düşük enerjili strüktürler düşünülmeli. Bunun, yapının temel teçhizatı ya da iskeleti olduğunu görürseniz daha sonra yaptığınız her şeyin ekolojik etkileri daha az zararlı olur. Ancak her proje alanı aynı değildir. Pek çok mimar için bu veya şu arazi fark etmez, ama her alan farklıdır. Eğer kentin içinde bir yapı tasarlıyorsanız, bunda bir sorun yok çünkü biliyorsunuz, arazi temizlenmiştir, toprak katmanı zaten yok olmuştur. Çok fazla düşünecek şey yoktur bu anlamda, ancak iklimi düşünür ona göre tasarlarsınız. Ama kırsalda yapı tasarlıyorsanız, burada doğal koşullar farklıdır. Toprağa bakarsınız, zira toprak çok kıymetli bir doğal kaynaktır. Onu düşünmezseniz, çok değerli bir kaynağı gözden kaçırmış olursunuz. Bitkilerin büyümesini sağlayan çeşitli mikroorganizmalar ve besin maddeleri gibi şeyler barındırır. Dolayısıyla, biz ne zaman kentin dışında bir yapı tasarlasak, onun üzerine bir şeyler koymadan evvel, kendimizi arazinin ekolojisini anlamakla yükümlü hissediyoruz. Kaç mimar bu düşünceyi paylaşıyor? Çok az gerçekten.

Çeviri: Cansu Cürgen

ÖNCEKİ DENİZ ASLAN