SÖYLEŞİ

BEATRİZ COLOMİNA & MARK WİGLEY

III. İstanbul Tasarım Bienali’nin küratörleri Beatriz Colomina ve Mark Wigley, Kalebodur’la Mimarlar Konuşuyor programında Celal Abdi Güzer’in sorularını yanıtladı. Söyleşide Colomina ve Wigley, tasarım kavramını yeni baştan sorgulayan anlayışlarını anlatıyor ve içinde bulundukları eğitim ortamının değişen koşullarını değerlendiriyorlar.

Söyleşinin bir kısmını okuyabilirsiniz.

Celal Abdi Güzer: Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde gerçekleştirdiğiniz söyleşinin ardından merak ettiğim konu şu: Cinsellik meselesinden, medyadan ve X-ray mimarlığından söz ediyoruz. Mimarlığın tipik ve alışılagelmiş tanımlarının dışında kalıyor bu konular. Bir mimarlık tarihçisi olarak kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Beatriz Colomina: Öncelikle şunu söylemeliyim, ben mimarlık okudum ancak sonrasında New York Beşeri Bilimler Enstitüsü’nde araştırmacı akademisyen olarak çalıştım. Enstitünün oldukça disiplinlerarası bir düşünce havuzu olduğunu söyleyebilirim. Susan Sontag, Wolfgang Schivelbusch, Richard Sennett gibi farklı disiplinlerden pek çok insan bulunuyordu. Bundan sonra mimarlık hakkındaki düşünme biçimimi tamamen değiştirdim. Doktoramın henüz başındayken, mimarlığı genel anlamda kültür ile birlikte düşünmeye başladım. Tüm bu tipik olmayan meseleler aslında mimarlığın parçası. Edebiyatta çok fazla mimarlık var, benzer şekilde kentleri ve olan biten kültürel tezahürleri de mimarlıktan ayrı düşünmek mümkün değil. Bu nedenle mimarlığı yalıtılmış bir disiplin olarak düşünmüyorum. Mimarlık kültürün bir parçası. Ben daha geniş kitlelere hitap edebilen meselelere işaret etmekle ilgileniyorum. Aslına bakarsanız benim kitaplarım da sadece mimarlar tarafından değerlendirilmiyor; sinemadan edebiyata, sanata birçok farklı disipline hitap ediyor. Yalıtılmış bir mimarlık tartışmasındansa insanların hayatlarıyla, kültürle ilişkilenmenin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Mimarlık herkesin gündelik hayatının bir parçası.

Celal Abdi Güzer: Aslında Assemblage da mimarlık ekseninde bu türden çok disiplinli bir tartışma zemini kurmuştu. Ancak zannediyorum ki 40. ya da 41. sayısında sona ermişti. Düşünüyorum da, o tam da şu an ihtiyacımız olan türden bir dergiydi, neden bitti?

Mark Wigley: İlginç bir soruya işaret ediyorsunuz. Assemblage, Michael Hayes’in MIT’de doktorasını yaparken ortaya çıkardığı bir dergiydi. Çok kısa bir sürede de bizim nesli harekete geçirdi.

Celal Abdi Güzer: Siz aynı zamanda bu dergide editördünüz değil mi?

Mark Wigley: Hayır hayır, yazı kurulundaydık. Bir ekip gibiydik. Bu ekibin içinde de, sözgelimi o İspanya’dan geliyordu, ben Yeni Zelanda’dan, birileri güneyden. Ama aynı zamanda bazıları fizikten, bazıları edebiyattan, bazıları felsefeden geliyordu. 1980’lerin ortasında bir an geldi ve mimarlığa derin bir sevgi besleyen bu neslin aynı zamanda derin bir hayal kırıklığı da taşıdığı ortaya çıktı. Belki mimarlık daha güçlü bir rol üstlenebilirdi. Bunun için de bir dizi yeni fikre ihtiyaç duyuldu. Böylece mimarlığı yeni bir düşünme biçimiyle ele alacak bir nesil geldi ki bunun oldukça heyecan verici olduğunu söylemek gerekir. Aslında tam da Beatriz’in dediği gibi, siyaset, ekonomi, sanat, kültür, heykel, elektronik… Tüm bunların bir araya gelişi mimarlığı biraz olsun sarsabildi. Tabi ki mimarlık oldukça pahalı ve ağır bir uğraş. Çoğu durumda toplum tarafından kararlılık ve kesinliği temsil etmesi bekleniyor.

Celal Abdi Güzer: Bir seferde meseleye dahil olan pek çok farklı tarafın varlığına da bağlı olarak tabi.

Mark Wigley: Evet, kesinlikle. Ancak bu ağır şöhretinden ötürü, zannediyorum insanlar onun sarsılmayacağını düşünmüştü. Ama biz de hem biraz genç hem de biraz naiftik. Bu çok güzeldi çünkü mimarlığın sarsılabilir olduğundan ve pek çok yeni düşünme biçimi, yeni tarihler keşfedileceğinden hiç şüphemiz yoktu. Böylelikle hızlıca modern mimarlık, klasik mimarlık, toplum ve siyaset hakkında farklı biçimlerde konuşabilmek mümkün oldu.

Bu nesil hakkında ilginç olan son bir şey daha var: Gerçekten hiçbirimiz, hiçbir konuda aynı fikirde değildik. Biz yazı kurulundaydık ve esas görevimiz onlara aldıkları tüm kararların saçmalıktan ibaret olduğunu söylemekti. Bu hoştu, okul gibi değildi. Yeni bir dogmanın başlangıcı gibi de değildi. Bu sebeple de elinde illa bir bayrak tutması gerektiğini düşünen önceki nesil entelektüellerinden oldukça farklıydı. Bence biz bugün bile boş bir bayrağa sahibiz. Bu anlamda bu bir anti-okuldu.

Altyazı: Cansu Cürgen

ÖNCEKİ KEN YEANG
SONRAKİ DOĞAN TEKELİ