SÖYLEŞİ

ARİF SUYABATMAZ & HAKAN DEMİREL

Kalebodur’la Mimarlar Konuşuyor söyleşi dizisinin konukları Arif Suyabatmaz ve Hakan Demirel, farklı iki jenerasyonu buluşturan mimarlık pratiklerini, uluslararası mimarlık mecrasında Türkiye’nin yerini ve işlerini değerlendiriyorlar.

Celal Abdi Güzer: Sizin ikili ortaklığınızda, alışılagelenden farklı olarak bir jenerasyon farkı var. Bu yurtdışında buraya kıyasla daha yaygın bir durum. Bu beraberlik nasıl oluştu? Öncelikle buradan başlayabiliriz.

Arif Suyabatmaz: Hakan ile 2005 senesinde ben Yıldız Teknik Üniversitesi’nde proje dersi verirken tanıştık. Proje grubuyla ilk defa toplandık, ben de elimdeki listeden isimleri kontrol ediyorum ve 12 kişilik grupta bir kişi fazla çıkıyor. Hakan’ı buldum ve neden buraya geldiğini sordum, o da “Hocam, ben bu dönem sizin grubunuzu izleyeceğim” dedi ve bütün dönem Hakan ile birlikte çalıştık. Bizim tanışıklığımız o döneme dayanıyor. Mezun olduktan sonra New York’a gitti ve bir proje için Hakan’a telefon ettim ve apar topar geldi, anladığım kadarıyla da orada biraz sıkıldı.

Hakan Demirel: Daha doğrusu mimarlıktan uzak kalmaktan sıkılmıştım.

Arif Suyabatmaz: Ve bu ortaklığı üzerinde çok da düşünülecek bir konu olarak görmedim ve hemen beraber çalışmaya başladık aslında. O zamandan bu yana da ortaklığımız devam ediyor. Celal Abdi Güzer: Sen daha katı bir Alman ekolünden geliyorsun. Ardından Brigitte ile beraber burada mimari bir deneyimin var. Bunların getirdiği bir ayrı bir disiplin var. Hakan buna uyum mu sağladı, onu esnetti mi yoksa sen aslında o ekole ait değil misin?

Arif Suyabatmaz: O benden daha fazla bu ekole ait aslında farkında olmadan. Ama ben çok katı çalışıyorum; Hakan daha genç, bunu biraz esnetsin gibi kaygılarım olmadı. Açıkçası bunlar üzerinde çok da düşünmedim.

Celal Abdi Güzer: Galiba rahat çalışabiliyor ve iletişim kuruyor olmak çok daha önemli, değil mi?

Arif Suyabatmaz: Tabi. Mesela dün ben bir iş için maket yapmaya başladım. Hakan da geldi ve biz bir saat beraber oturup çalıştık, daha önceden kararlaştırmadan üstelik. Demeye çalıştığım şey şu: Biz beraber çok rahat çalışabiliyoruz, vaktimizi de çok güzel geçiriyoruz. Şantiyelere bazen beraber gidiyoruz ve bunu planlamadan yapıyoruz.

Celal Abdi Güzer: Sen bildiğim kadarıyla Mimar Sinan Üniversitesi’nden 1988 yılında mezun oldun ve ardından Viyana’ya gittin. Sonra ne oldu? Gidenler bir süre kalıyorlar, sonra geri geliyorlar. Niye kalınmıyor mesela ya da neden orada kök salınarak buraya uzanılmıyor da buraya geri geliniyor?

Arif Suyabatmaz: Benim oraya giderken amacım Teknik Üniversite’de okula devam etmekti fakat bunun çok zor olacağını anladım, çünkü çok uzun sürecekti. Bir taraftan okula gidip bir taraftan da çalıştım Viyana’da. Aslında aklımda belli bir zaman sonra buraya döneyim gibi bir fikir de yoktu, günümü yaşıyordum. Sonra dönüşüm de ani oldu.

Celal Abdi Güzer: Peki, iyi ki döndüm diyor musun?

Arif Suyabatmaz: Viyana’dan iyi ki döndüm diyorum, evet.

Celal Abdi Güzer: Tabi burada iki boyut var: Birincisi, yaşadığın şehri, ortamı seçiyorsun ama bir de bu, mimarlık mesleğiyle kurduğun ilişkiyi doğrudan etkiliyor. Buradan bakınca hep şöyle görünür ki, o aslında galiba biraz da şehir efsanesi: Orada mimar her dediğini yaptırıyor, müthiş paralar kazanılıyor, çok saygıdeğer bir ortam var vs. Elbette ki Türkiye’ye göre daha avantajlı yönleri var ama zor yanları da şüphesiz var.

ÖNCEKİ ZİYA TANALI
SONRAKİ SEVİNÇ HADİ