PANEL

MİMARLAR KONUŞUYOR DİKİLİ'DE

“Biz mimarlığımızdan vazgeçmiyoruz ama nerede olduğumuzu da unutmuyoruz.” Nevzat Sayın

Mimarlar Konuşuyor’da Celal Abdi Güzer, Emre Senan, Han Tümertekin, Nevzat Sayın ve Şevki Pekin Dikili’de Yahşibey Tasarım Vakfı’nın atölyesi bağlamında yerellik konusunu tartışıyorlar.

Celal Abdi Güzer: Emre Senan’ın kurucusu olduğu Yahşibey Tasarım Vakfı’nın düzenlediği atölye çalışması kapsamında Dikili’deyiz. Hem atölyeyi hem de gayriresmi ya da okul-dışı mimarlık eğitimini ve bu bağlamda buradaki yerellik meselesini konuşacağız. Emre bize biraz vakıftan söz edebilir misin?

Emre Senan: Yahşibey Tasarım Vakfı bu yıl onuncu yaşını bitiriyor. Bu nedenle de bir dizi küçük program gerçekleştiriyoruz. Vakıf olarak sadece mimarlıkla ilgilenmiyoruz ama vakfın en büyük yoldaşlarından bir tanesi Nevzat Sayın’dır ve bu sayede mimarlık vakıf içinde en az grafik tasarım kadar hatırı sayılır bir yer işgal ediyor. Bu vakfın faaliyet alanı, Yahşibey köyünde kendine bir has bir binada her yaz 15 günlük bir öğrenci atölyesini yürütülmesi ve sonrasında yayınlanması ile sınırlı. Böyle önemli yıl dönümlerinde de sergiye dönüştürüyoruz bunu. Sergi, hem İstanbul’da hem de burada yer alacak çünkü köye onlarla beraber gerçekleştirilmiş bir dizi işi hatırlamak; bir hesap vermek gibi bir borcumuz olduğunu düşünüyoruz. Herhangi bir kar amacı gütmüyoruz, onu söylemekte yarar var. Hatta belgelerimizde “Kimseye para vermiyoruz, kimseden de para almıyoruz.” diye de yazdık. Kategorik olarak her türlü sponsorluk ilişkisini reddediyoruz. Hiçbir kurumla sonu akçeli işe varacak hiçbir ilişkiye girmiyoruz.

Celal Abdi Güzer: Gözlemlediğim kadarıyla bu vakıfla birlikte bölgede bir dönüşüm de başlamış. Her birinizin burada yapıları var. Dolaysıyla bu bölgeyi iyi tanıyan, buradaki dönüşüme şahit olan mimarlarla beraberim. Kıyı bandının ve küçük ölçekli yerleşimlerin çok hızlı bir şekilde bozulması, burada nasıl bir mimarlık olacağını bir türlü bilinememesi çokça konuşulan konular. Burada, bütün bu birikimi yan yana getirdiğim zaman, bu konuya duyarlı bir yanıt aranıyor gibi görüyorum. Atölye de bununla ilişkili, değil mi?

Nevzat Sayın: Bizim kalabalık stajlarımız 1999 yılında başladı, Han ile verdiğimiz bir karar üzerine. Staj başvurularının sayıları giderek artıyordu ve büroda yer olmayacağı için işverenlerimize söylesek de mesela yarı bitmiş bir binanın bir bölümünü kullansak dedik ve ilk olarak Bilgi Üniversitesi’nin Kuştepe Kampüsü’nde başladık. 30 günlük bir stajdı ve çok verimli geçti. Orada yeni bir mimarlık okulu nasıl kurulur bunları da tartıştık. Bilgi Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nün de temelleri böyle atıldı. Emre de vakıf fikrini gündeme getirdi ve bu süreç birbirini tamamlayarak ilerledi.

Burada yapmaya çalıştığımız da, kente odaklanan okulların dışında, gelenek, zanaatkarlık, malzeme, teknoloji gibi kavramları daha küçük bir coğrafya içinde, bugüne kadar yapılageleni anlamaya çalışarak bunların üzerine nasıl ekleyebiliriz diye okuma süreci.

Celal Abdi Güzer: Bunu da burada yaşayanlarla birlikte yapıyorsunuz. Fakat senin yaptığın yapılarla, buradaki yapılagelen arasında birtakım farklar var. Burada yapı yapma deneyimi, nasıl bir şey?

Nevzat Sayın: Birkaç nokta var: Bir, biz birtakım mimarlık bilgileriyle geliyoruz buraya ve bunları bir kenara bırakmamak konusunda da ısrarcıyım. İkincisi de geldiğimiz yerde bulduklarımızı fark etmek, anlamak çok önemli. Bu iki şeyin bileşkesinden iyi bir şey çıkıyor diye düşünüyorum. Biz mimarlığımızdan vazgeçmiyoruz ama nerede olduğumuzu da unutmuyoruz.

Celal Abdi Güzer: Han, senin yapıların biraz daha bağlamdan ayrı, tekil yapılar gibi duruyor. Köyün içinde, onun bir parçası ya da dışında olmak tasarımı ne kadar etkiliyor?

Han Tümertekin: Öncelikle bu tip ilişkilerde samimiyetin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Köylü olmayan birisinin yapısını köyde yaparken ne kadar köylü kalınabilir? Problem tanımı benim için bu. Biliyoruz ki köye gelen biri o; onun tapındığı manzaraya köylü dönüp de bakmıyor. Bu çok da normal. Kademe kademe, hastalıklı bir biçimde her bir şehirlinin oradaki davranışını düşünerek yol almak benim kullanışlı bulduğum metodoloji. Ne şehirlinin “ben geldim, sizle benim hiç alıp verebileceğimiz bir şey yok, uzaylı gibi geldim ben buraya, iki gün sonra da şehre döneceğim” duygusunun ki bu bir gerçek, apaçık oranın fiziksel çevresini berhava etmesine izin vermemek lazım ama oymuş gibi de davranmamak gerek. Bu iki dünyanın birbiriyle hangi noktalarda, ne oranda diyalog içinde olacağını saptamak belirliyor mimarlığı. Tasarıma ise bahçe duvarı ile mülkünün sınırını somut ve dışarıya mutlak kapalı bir şekilde oluşturup oluşturmama kararı ile başlayabiliriz. Mülkiyet sınırı ile mahremiyet sınırını ne oranda örtüştüreceğiz, benim için ilk adım bu.

Celal Abdi Güzer: Şevi Bey siz bu dönüşüm sürecini nasıl okuyorsunuz?

Şevki Pekin: Geleneksel ile yeninin çatışması çok uzun süredir devam ediyor ve uzun süre de devam edecek. Bu çerçevede benim değerlendirmem şöyle, kişinin tercihlerine göre bir karar veriliyor: Ben daha uyumlu bir yapı yapmak istiyorum ya da ben daha gelenekselden uzaklaşmış bir yapı yapmak istiyorum gibi. Burada benim için bir tanecik kriter var: Yaptığım işin iyi ve güzel olması. Taştan bir bina yapınca geleneksel, ahşap bir bina yapınca ilerici olmuyor. Ne yaparsan yap, iyi bir yapı yapmışsan bitmiştir; yerini bulur.

ÖNCEKİ ARCH+DSGN 2017